16 Kasım 2010 Salı

BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI JOHN PERKİNS -








Cebimde kalan son 10 lirayla olsa olsa bir cep kitabı alabilirim diye gezinirken buldum bu kitabı. Arka kapakta  yazanlar üzerine kapitalizm üzerine bir biyografi kitabı olduğunu anladım. Sıkıcı gelir ama on sayfa bile okusam kardır diye düşünüp aldım kitabı ve başladım okumaya. Aradan üç gün geçmeden yaptığım ilk iş kitabın devamını almak oldu. Eğer dünya siyasetini Türkiye siyasetinden ayırmıyorsanız, Global politikanın sadece Haçlı seferi olduğunu ya da Avrupa birliğine girip turnayı gözünden vuracağımızı düşünmüyorsanız; perspektifiniz Avrupalı gibi hastanede sıra beklemiyoruz, iyi ki varsın sağlık reformu veya dünyayı dize getirdik lan Tayyip zirvede bi koydu...dan daha genişse bu kitabı seversiniz. “ Genelde kapitalizm ve globalleşme hakkında insanlarla konuştuğumda aldığım yanıtlardan derledim yukarıdaki paragrafı.”  Kitaba geliyorum. Yazarı, John Perkins, kendi deyimiyle bir ekonomik tetikçi.  Dünya siyasetinde, şirketokrasi adını verdiği, tüm ülkelerden, tüm dini teşkilatlardan ve tüm oligarşik topluluklardan daha baskın bir düzenin tetikçisi olduğundan detaylarla behsediyor. Tabi bir tetikçinin ne kadar kanıtı olursa o kadar kanıtı var onunda. Ancak tüm dünyada var olduğundan hemen hemen hepimizin şüphelendiği bir düzeni anlatırken, okudukça daha önce algılayamadığımız bazı parçalar oturuyor yerine. Adını hiç duymadığımız devlet başkanlarını, adını duyup tüm dünyanın düşünmesini istedikleri gibi diktatör olarak tanıdıklarımız hakkında daha farklı şeyler öğreniyoruz.  Şahların devrildiğini, İran devrimini, Panamanin küçük ama cesur başkanının CİA tarafından yapıldığı medyaca da aşikar kaza süsü verimiş suikastini, Usame B. Ladin i, Saddam Hüseyin’i, Şirketokrasiye direnen Latin Amerika ülkelerini, şirketokrasiye yağmur ormanlarını kaptırmış ekvator ülkelerini ve çok daha fazlasını okuyoruz. Ülkemizdeki kalkınma projeleri adı altında yapılan yatırımlara, daha farklı gözlerle bakıyoruz. Şirketokrasinin ana politikasının ülkeleri kalkındırmak için büyük bütçeli yatırım planlamaları yaptığı, bu planları destekleyecek elektrik, yol, tesis tahmini ölçümleri ile hükümetlere geldikleri, planlamayı ve ölçümleri ücretsiz yaptıklarını görüyoruz. Aklıma bir ablamın sözü geliyor. Kapına bir satıcı yanaşmışsa ve sana kazançlı alışveriş yapmayı öneriyorsa, kapını suratına kapa hemen.. Çünkü, ağzından çıkan ilk sözü dinlemeyi kabul edersen kendini ikna edilmiş bulacaksın. Durum aynen böyle, hükümetler dinliyor,ET adı verilen ekonomik tetikçilerin yaptığı bu tahminler sonrası çıkan açıkları Et ler kendi firmalara verilecek ihalelerle kapatılmasını teklif ediyor. Bunu yaparken kitabın arkakapağında yazdığı gibi “devlet görevlileri ya satın alınıyor, ya şantaja uğruyor ya da öldürülüyor. Yapılan ihaleler, harcamalar vs sonucu hükümetleri borçlandırıyor sonuçta da ülkeler kendilerini şirketokrasinin siyasi piyonları olarak buluyor. Varsa yeraltı veya yer üstü zenginliklerinin kontrolünü de kaybediyor. Bu durumda hükümet yandaşları vatandaş, kalkınıyoruz diye uyuyor, muhalifler istedikleri gibi bağrınsın, önyargılı kalmış adları, kaale bile alınmıyorlar. Tanıdık geldi mi.. Kitap sıkıcı değil, oldukça akıcı, daha fazla araştırma yapmak isteyenler için başlangıç kitabı niteliğinde. Tavsiye ederim.

7 Kasım 2010 Pazar

geberiğin çilesi.


Miskin in işi başından aşkın, eski oyunlarını buldu sabah akşam onları oynama derdinde, öyle ki, büyük bir hevesle aldığı kitaplar bırakıldıkları yerde tozlanıyor..Kelebek yazdan kalan son dışarda sabahlama fırsatlarını bırakmama derdinde, gelen telefonlara atlıyor bazen, “olur on dakikaya oradayım” derken buluyorum kendimi.. Otokontrolümü ilelebet kaybetmeden önce şu oyun cd lerini kelebeğin eline tutuşturup yok etmem lazım.  Miskin duysa kıyameti koparır. Kolleksiyoncular için hazırlanmış Cd ler onlar, katilsin sennn, diyebilir.Rabbim, şöyle günü 36 saat yapıversen, 12 saat de bana kalsa, dinlensem, üç beş dilekçe yazsam, herkes canı çektiğini yapsa. Napsam da yok etsem cd leri.

14 Ekim 2010 Perşembe

Bay A yı öldürmek..



Çıldırmak üzereyim ki ben... Boş aramalar silsilesi cevapsızlarla dolu telefonum. İnsan telefonunun çalmasından nefret eder mi ? Ediyorum, ya beni yaklaşık  bir buçuk sene aramayın kardeşim. Arayın beni mutlaka dediklerim arasın, bir gelişme olursa ben sizi haberdar edicem-ler aramasınn. Şu an beklemedeyiz, davanızla ilgili henüz yapılacak birşey yok, 3 ay sonraki duruşmadan sonra görüşelim-ler aramasın. Üç ay kavramı “haftada bir gün noldu bizim dava” demek değildir, idrak kavramınız bu yöndeyse üzgünüm, derdinize ben çare olamam, bilim adamları ilgilensin bi zahmet, telefonunuza cevap vermiyorsam başka numaralardan aramayın, psikopata bağlamayın beni... diye, sesli kayıt yapacağım telesekreterime. Gerçi benimkiler telesekreter kullanmayı da bilmiyor, acilse mesaj bırakın diyorum, kayıt aynen şöyle, Alo, alo, aloo, noldu yaw, alooooooo... Varsayalım böyle bir kayıt koydum telefonuma, benim canım müvekkiller sesli kayıta laf yetiştirmeye çalışırlar eminim, sonra lafı saydı telefonu yüzüme kapattı derler. Hayır, şu avukat milletinin içinde patlayan lafları söyleyiversek bir gün müvekkilin yüzüne, nolurdu acaba,  ay ne kibar insandan, kendini beğenmiş ukala nolcağa geçiverirdik. Avukat hanım, şimdi bana bakkal ekmek satmıyor, dava edicem ben bunu, açıverin davasını diyene, olur vekalet ücretimi getir annen seni niye doğurdu diye bile açarım bi dava demek lazım, bunun yerine vekalet ücretim ... kadar diyoruz, “yok artık ne yapacaksınız da o kadar para alacaksınız diyebiliyorlar.” Sanki ben onun kişisel husumetlerini çözmek için yaratılmış bir yaratığım, okumadım ki ben, yemek içmek ihtiyacım da yok,  o dava nasıl açılır biliyor da lütfediyor bana, ruhuma iyi geliyor benim mahkeme veznelerinde, duruşma salonlarında sürtmek.. Ruhtan ibaret bir varlığım ben...Kimi beni kişisel asistanı zannediyor. Bana gelmiş çek icrasıyla, takibi sürüp gidiyor. Ama haftada en az beş kez arıyor, bir iş için tuttu ya beni, kabız olsa sorununa ben çare olmalıyım !!
         Arama 1         ( kişisel iç yağı eritme danışmanlığı)
-      benim evsahibi çok kıl adam, beni çıkarmayı gönlü istesin istiyorum, ama ben çıkmayayım, sürünsün davayla, napalım avuhat hanım.
-      .............Şimdi... sizi çıkartmaya mı çalışıyor??
-       yoo, ödüyorum kirasını tıkır tıkır, gavat niye çıkartacakmış ki beni...siz beni anlamadınız..
-      ..yok yok anladım..peki.. Walla şeytanın aklına gelmez A bey, sabah sabah benim aklıma nerden gelsin, siz düşünün bir yol bulursanız bana haber verinnn...
-      Tıh... noldu bizim çek o zaman?
         Arama 2       ( medyumluk ve/ya hafiyelik hizmeti)
-      Avuhat hanım?
-      Buyrun A bey..
-      Noldu bizim iş?
-      Adreste bulunamadı sizin borçlu, ticaret sicile yazı yazacağım...
-      Yok onu demiyorum, dediydiniz onu dün.. hani bizim dedeye paşa bir arsa bağışlamıştı Osmanlı zamanında, onu diyorum
-      Haa.. A bey siz hangi arsa olduğunu bilmiyorsunuz ki, söyleyin açalım davayı
-      Nebileyim ben, “aha bura senin” demiş benim dedeye, ben nerden bileceğim neresi.
-      Arsayı ben mi bulayım yani
-      E buluver bi zahmet, koskoca avuhat bulamayacak da ben mi bulacağım..
-      Peki araştırırım ben A BEYY..

         Arama 3  ( müvekkil olmasa da olur, çırağı, berberi kimi varsa.)
-      Avuhat hanım.
-      Buyrun
-      Ulaşamıyoruz size dünden beri
-      Noldu acil birşey mi vardı
-      Eh..Şimdi bizim çırak vardı ya Hüso,
-      ...
-      Bildin mi
-      Hayır çıkartamadım, siz söyleyin yine de!!
-      Bacısı bi adamla kaçmış, bizimki de dünden beri peşinde, bulmuş bunları Yalovada bir otelde yakalamışş
-      Eee
-      Şimdi bizim çırak hem kızı evermek istiyor bu adamla, hem de tükkanı varmış adamın, başlık ve tazminat baabında tükkanı üstüne yapsın istiyor
-      Ee
-      Nasıl yapacağız şimdi ? Bi yol göster şimdi bize..
-      Kız reşitse, damat da yapmak istemiyorsa yapacak bişey yok
-      Nasıl yok, ben hanımı boşarken takır takır verdim minübüsün plakasını, boşanırken zorlamak var da evlenirken mi yok..

Hayır, öyle sorular soruyorlarki bir an IQ seviyem 0 ın altına inip geri geliyor, bir gün kalacağım öyle hebele hebele diye..Geçenlerde bir müvekkilim telefonda beni aradı. Bağıra bağıra ağlıyor kadın. Olay şu. Bu müvekkilime hakimin biri hakaret ve iftira davası açmıştı zamanında, bildiğin ceza davası.. Kadın gitti geldi duruşmalara yıllarca, en sonunda beni aradı ağlayarak, bana beraat verdiler diye. E ne güzel işte diyorum, suçtan beraat etmişsin. Ben beraat istemediydim, o hakim ceza alsın istediydim” diyor. E söyledin mi şikayetçi olduğunu, hayır söylemedim..Ben, sen taraf tuttun diyorum da bunu dedim diye dava açıyor bana; iftira atmışım diye; ama ben iftiradan beraat ettim yani bu sefer o bana iftira atmış oluyor, niye ceza vermiyorlar ona ? Düşünüyorum, mantık silsilesinde hata yok, olur mu ya, ceza vermeleri lazımdı derken buluyorum kendimi..Sonra uyanıyorum. Diyorum ya bi git A.. hanım yaa. Nereye diyor, toparlıyorum, temyize git, haklısın sen diyorum, ne diyeyim...Hani bir duyan olsa, diyecek böyle avukat mı olur, olmaz, şahsen ben utanıyorum haklısın derken. Ama ben kadını biliyorum haksızsın desem, anlatsam anlamayacak, göbeğimi çatlatsam yine bildiğinden şaşmayacak ( 6 yıllık tecrübem var bu kadınla..) üstüne üstlük gidip beni dava edecek bu sefer taraf tutuyor diye, şimdiye kadar 3 avukata dava açtı aynen böyle..

Yine çalıyor telefonum....Ben bu Bay A yı öldürsem, çünkü ya o beni ya ben onu..Ölür müsün öldürür müsün durumu yani.. Kendimi kader mahkumlarına hiç bu kadar yakın hissetmemiştim. Allah içerdekilere sabır versin...

10 Ekim 2010 Pazar

acısız ayrılıklar anomalisi


Son bir kaç haftadır bir arkadaşımla ilgili ciddi sıkıntılarım var. Kendimi her zaman asla terkedemeyen biri olarak görmüşümdür. Arkadaşlarını, sevgililerini hatta mekanları terkedemeyen insanlardandım. Evdeysem evden çıkamam bir türlü, ofisteyken ofisten çıkamam. Bu yüzden normal insanlar gibi 9-5 değil de 11-8 arası çalışırım. İlkokuldan görüştüğüm arkadaşlarım var, sevgililerimi terkedemediğimden, hep beni terk etmelerine zorlamışımdır onları vs vs. Gel gelelim, bundan iki yıl öncesinde iş ortağım ve aynı zamanda çok yakın arkadaşım olan birinden ayrılmam sadece iki haftamı aldı. Aslında bir gündü, ama artçı etkileriyle iki hafta diyelim. Kendisini kelimenin tam anlamıyla sildim, günümün en az 10 saatini birlikte geçirdiğim, sohbetinden keyif aldığım, kendisini de oldukça sevdiğim bir insanı silmem sadece bir günümü aldı. Ertesi sabah hayatımdaki yeri boşalmıştı. Milat olan bu olaydan sonra, sanırım bende kişilik değişikliği olmuş olacak ki bu sefer hiç bir yerde duramaz, hiç bir insana bağlanamaz oldum. Sürekli bir gitme halindeyim. İpin ucunu kaçırıp bir süre önce şehir değiştirmek üzereyken, arkadaş müdahalaleri sonucunda bu fikrimden vazgeçirildim. ( iş görüşmesi bile ayarlamışken! ) Ancak bu sefer ülke değiştirme üzerine yoğunlaştım, hatta gitmek istediğim ülke hakkında  internet başında günler süren araştırmalara girişip, oralarda yaşayan insanlarla kontağa bile geçtim. Bütün bunları anlatıyorum, çünkü şu an farkında olduğum bu durumun o zamanlar farkında bile değildim. Ta ki 6 yıllık çok yakın arkadaşımla aramda geçen çok basit bir tartışmadan sonra yatakta uykusuz bir gecenin ardından sabaha artık kendisiyle görüşmek istemediğimi hissederek uyanana kadar. Buraya kadardı, artık onun olmadığı düşüncesi bile hayatımı kolaylaştırmıştı ve bu düşünce beni bir gram rahatsız etmiyordu. Alarm çanlarının çalmaya başladığı an o andı ! Normal insanlar bunu yapmaz değil mi? Normalde insanlar kanepesini bile değiştirken birşeyler hisseder ki  insanlardan ayrılırken durum daha zor olmalı. Sanırım ciddi bir problemim var benim. Bu yüzden bütün gitme kararlarımı askıya aldım, çünkü bu ruh haliyle pek de sağlıklı kararlar veremediğim ortada. Ama kendime sormadan duramıyorum, ya birinden vazgeçmemiz sadece bir anda verdiğimizi düşündüğümüz, ancak çook uzun süreçten geçen  bir kararsa. Ya beynimizin bir köşesinde sürekli beslenen ve son damlayla, bir anda bilinçyüzüne baskın veren bu karar, doğru zamanı bekliyor ve içimizde, bizden bile gizlenerek, sinsi sinsi büyüyorsa..Bu karardan rahatsızlık duymalı mıyız, ya da bu karara güvenmeli miyiz. Ayrılıklar bir anda olmuyordur belki, içinizde kırılan dökülen pek çok şeyi ardımızda bırakıp, o insanla yolumuza devam ederken ve herşeyi çözdüğümüzü düşünüyorken, aslında geride kalan her parçada, o insana duyduğumuz bağlılığı da bırakıyoruzdur. Emin değilim hala ve hala kendimi vefasız bir kaltak gibi hissediyorum. Ancak bir şeyden eminim, bu görüşmeme kararını görmezden gelmek- ki askıya alınan ilk kararım bu karar oldu -  çok fazla acı veriyor. Ayrılma noktasına gelmiş çiftlerin tekrar birarada yaşamaya karar vermelerinin ne büyük bir irade ve ne büyük bir sabır gerektirdiğinin farkındayım artık.

28 Eylül 2010 Salı

April Smith "Terrible Things" son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkılardan. Şiddetle tavsiye ederim.. :)

22 Eylül 2010 Çarşamba

"Şeytan okuyabildiğimizden daha hızlı yazıyor." Engizisyon..


Facebookta dolaşan ilginç bir makale var. Doçent Doktor ismini vermeyeceğim sosyolog, Çanakkalede CHP belediye başkanı tarafından desteklenen ve yıllardır yapılan bir festivalle ilgili ilginç yorumlarda bulunmuş. Hektor'u anma festivali ile ilgili bilimsel! makalenin  başlığı ise “yeni bir pagan dini doğuyor.” Merak edenler makaleyi buradan okusunlar. http://www.haber7.com//haber/20100920/Canakkalede-Yukselen-Yeni-Pagan-Dini-Hektor-Ayini.php Nedir pagan dini. Paganizm içinde doğada olduğu düşünülen tüm eril ve dişi tinsel güçleri sevmeyi ve onlara tapınmayı da barındıran spiritüel bir yaşam biçimidir. Bakın ne ne kadar iddialı bir tanımlama, öyle ki ben bile sınırlarını çizerken çekindim. İşe bakın ki sevgili bilim adamımız Çanakkaledeki festivalde yapılan gösterilerde kullanılan dekorları ikonlar, oyunları da tapınma ayinleri olarak değerlendirip, katılım gösteren halkı da cemaat olarak nitelendirmiş. Üstelik Türkiye’de deniz kıyısında yaşayan halkın sekülerliğinden şikayetçi olmuş. (Sekülerizm:  "Bireysel katılımı önemli gören, dinin devletten ayrı ve özerk olmasını savunan öğreti.) Bu kıyı halkı laik olduğundan yeni bir pagan dini arayışındaymış. ..Bak senn ...Haberin aslı "Dördüncüsü bu yıl düzenlenen Uluslararası İntepe Etkinlikleri Hektor Koruluğu Ayini ve Festival Şenliği'nde, tüm zamanların en büyük savaşçılarından biri olarak kabul edilen Truvalı Hektor anıldı. Truva Savaşları kahramanı Hektor  için yaşadığı topraklarda ayin düzenlendi. Ayine İntepeliler de yoğun ilgi gösterdi. Senaryosunu Yusuf Ay'ın yazdığı, yönetmenliğini Buket Deniz ve Türker Alpugan'ın yaptığı Hektor  ayininde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Tiyatro Topluluğu öğrencileri rol aldı. ....." internetten bulduğum haber budur. Zira sosyolog!un yazısını okuduğumda neden bahsettiğini pek anlayamadım. Bir pagan dininin doğuşuna şahit olduğunu anlatmış. Dünya üzerinde Yıldız savaşları festivalleri, Michael Jackson adına düzenlenen ve onun gibi giyinmiş binlercesinin katıldığı organizasyonlar ve daha sayabileceğim yüzlerce etkinlik var. Ne çok pagan dini varmış da haberimiz yokmuş. Hatta geçenlerde yüzünü mavi yeşile boyayıp trübünlerde bir bayrağa tapınan insanları izledim televizyonda. Sosyologlarımıza çok iş düşüyor.. İlyada ve Oddessa destanlarında yer alan karakterin bir pagan karakteri olduğunu söyleyen ( anlayamıyorum insanlar destanları okumadan nasıl sosyolog oluyorlar) ve bu karakterin Çanakkaleliler yarafından dini bir karaktere dönüşümünü ilginç bir sosyolojik bulguymuş gibi sunan doçent doktor sosyolog a akademik ünvanını nereden aldığını soruyorum. Ben de alayım bir iki tane...ve arkadaşlar aranızda Empusa yı pagan dinine uyarlayacak bir akıllı kişi varsa benimle irtibata geçsin zira bu ara kapanın elinde kalıyor.

19 Eylül 2010 Pazar

KABUK ADAM



Kitabın arka yüzünde “Kitabın yazarının dünyayı etkileyecek ilk 50 yazar içinde sayıldığını” okuduğumda tereddütsüz bir merakla aldım Kabuk adamı. Kitabı bir çırpıda okudum, ancak içime o kadar çok yük bıraktı ki, hazmedemediklerimi anlayabilmek için ve kitaptan daha fazla keyif alabilmek için dönüp dönüp tekrar okudum. İncecik bir kitap ama inanın binlerce sayfa gibi. Sonradan yazarı merak ettikçe öğrendim ki kitaptaki kadın kahraman bir biçimde o. Hayatının bir kesitini anlatmış sanki kitapta. Çok başarılı bir Türk fizikçinin( Aslı Erdoğan da başarılı bir bilimkadınıydı) Cern de çalışmaya başlaması ( Cern e kabul edilmişti) , fiziğin mutlak mantıklılığı, fizik adamlarının hırstan başka tüm duygularından arınmış kayıtsızları ve kahramanımızın ölüme saplantısını anlatıyor başta kitap. Tabi bir de aşk hikayesi var. Cern ekibiyle birlikte bir seminer için Karaiplere geliyor kahramanımız burada gruptan aykırı düşüyor, zira intihar denemesinden sonra pek çok şeye aykırı hissediyor kendisini, hayata bile. Karaiplerdeki yerli halkla kaynaşmaması gerektiği, hepsinin tehlikeli olduğu uyarısını bir kenara atıyor ve ilk etapta çirkinliğiyle dikkatini çeken ve deniz kabuğu satan “Kabuk adam Tony” ile yakınlaşıyor. Tony hem çirkin hem de bir katil. E bizimki de ölüme saplantılı bir sosyal çıkıntı olduğundan Tony hiç beklemediği, hatta başlangıçta büyük bir tereddürle karşıladığı ilgiyi görüyor ondan. Hatta Tony ye aşık oluyor kadın. Onun basitliğine, şeffaflığına, şevkatine..Ancak bir yandan kendisini öldürmesinden çekiniyor. Arzu ve ölüm korkusu içi içe geçtiğinde tuhaf bir biçimde bağlanıyor kabuk adama. Gerisini Aslı Erdoğan anlatsın...


“Size Kabuk Adam'ın öyküsünü anlatacağım, tropik bir adayı, cinayet ve işkencenin, şiddetin bataklığında filizlenen bir aşkı, içinde yetiştiği toprak kadar acı dolu bir aşkı anlatacağım. Çıldırtıcı gücünü sonuna dek yaşanmayan arzulardan, en gizli hayallerden alan bir tutkuyu, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğu ve bütün yıkımların nedeni olan korkuyu, insanın en temel özelliği olan korkusunu, alçaklığını, umutsuz yalnızlığını.. Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.”

18 Eylül 2010 Cumartesi

kadınların akıllarını kaçırdıkları an



Az önce Alias ın ilk bölümünü tekrar izliyordum. Danny nin Sydney e evlenme teklif ettiği sahneydi. Klasik diz çökme ve aşk ilanı sahnesi, evet, kucaklaşmalar vs. vs. O an bir kere daha düşündüm. İnsanları evlenmeye iten nasıl bir dürtüdür acaba diye. Yani bir insanla görüşüyorsun, birlikte vakit geçiriyorsun, eğlenceli şeyler yapıyorsun falan. Ama evlenmeye, yani tüm ömrünü birlikte geçirmeye karar vermek için daha fazlasını istemek nasıl bir duygu anlayamıyorum. Yerdiğimden değil yanlış anlamayın. Bence bu duyguyu yakalamak çok özel birşey olsa gerek. Hele erkek için.. Düşünün, günümüz hızlı tüketim dünyasında çorap değiştirir gibi sevgili değiştirilen bir zamanda, her şey erkeklerin ellerinin altında. Genç, güzel, aptal, zeki, sarışın, esmer, rocker, klasik bir sürü kız var ve hemen hepsi sonsuz sadakat yemini edecek erkek hayaline gözleri kapalı evet diyecekler. Bu hayali taklit eden bir erkek için elde edemeyeceği kız yok gibi. Taklit etmesine bile gerek yok, sadece takılmak istemesi bile kadınlar için bir meydan okuma. ( Kusura bakmayın kızlar, istisna yok denecek kadar az..) Daha önceki bir yazımda yakın kız arkadaşımın 7 ay boyunca bir adamla mesajlaştığını ve maceranın fos çıktığını yazmıştım. Kız arkadaşım pek de yabana atılacak biri değildir, zekidir, kültürlüdür, inanılmaz akıllıdır. Çoğu erkeğin gözünü korkutacak kadar hem de. Ama kendisine asla ( bunu dediğimi duymasın) aldığını sandığı sinyali vermeyen bu adama bağlanışını izledim yedi aylık süre zarfında. Tamam adam beş para etmezdi, bizimkinden hoşlandığına dair gönderdiği sinyaller işleri karıştırdı biraz ve adamın bunu itiraf edecek pipisi de yoktu. Geçiyoruz bu kısmı... Ama kendisinden hoşlanan bir adamla ciddi bir ilişki kurma hayaliyle adamın her türlü kahrını çekmek pek akıllıca bir davranış değil. İnsanlar birbirlerinden hoşlanır değil mi? Bu yüzden arkadaş olur, iyi dost olur ya da sevgili oluruz. Ancak bizden hoşlandığını düşündüğümüz bir arkadaş adayının yakasına yapışmayız. Arkadaşım, adam giderek mevzudan uzaklaştığında, kendisiyle birlikte olmayacağına dair çook güçlü sinyaller göndermeye başladığında, bu sinyalleri görmezden geldi, olayı bir ya kazan ya kazan savaşına döndürdü, yani mecazen yakasına yapıştı. İşte bu an, kadınların garip bir içdürtüyle akıllarını kaçırdıkları an. Bunun örneğini defalarca kez izledim. Erkekler kendilerinden kaçan kızlara saplantı duyduklarında, beyinleri hangi kimyasalı salgılıyorsa, kadınlar da onlara vaadedilen kutsal yemin için en ufak bir ışık gördüğünde aynı kimyasalı salgılamaya  başlıyor. O an ne mantık, ne eğitim, ne çevre, ne de karşındaki adamın kriterleri pek farketmiyor. Kadınların suçu da değil üstelik. Bence bu durum asırlar boyunca kadınların dna larına işlenmiş bir kod. Kadınlara uygulanan bir seri işlem sonucunda dna larına kadar yerleştirdiler onlara biçilen rolleri..Bir yuva kurma, erkeğine, gözünü yuvadan dışarı çevirmesini engelleyecek her türlü özenle yaklaşma ( sıklıkla geri tepen bir taktik bu arada ), çevredeki bekar kadınlarla mücadelede güçlü taraf olması için sürekli kendini update etme, birer süper eş, süper anne, süper iş kadınına dönüşme süreci, işin içine kadınların rekabetçi yanları da eklendiğinde kontrolden çıktı bir süre sonra. Çekirdeğinde erkeğin olduğu ve onu yüceltecek süper bir kadın olduğu ütopik dünya ideasından günümüze geldik. Çekirdek ve mutlu aile düşüncesinden o kadar büyük bir hızla uzaklaşıyoruz ki. Çünkü evlilik kadınlar için bir matematiğe ( İdeal doğurganlık yaşının 30-35 arası olduğu gözetildiğinde, aman tanrım bir dakika daha boşa geçti diye bağırıyor biyolojik saat.) erkekler için sosyal bir rahatlamaya dönüştü. Çocuk, düzenli hayat vs.
Kadın bu döngüyü başlatan yuva kurma dürtüsüyle yaşamının en az bir anında aklını kaçırdı. Sadece kariyerine odaklı ve başarılı pek çok kadının hayatını bir erkek yüzünden tepetaklak ettiğini gördük. Kodun ne zaman aktif olacağı kestirilemiyor doğrusu : ) Kod demeyelim isterseniz, kestirip atalım ve adına kadın doğası ya da fıtrat diyelim. Ama ne dersek diyelim kadınlar vadedilen kutsal yemine yaklaştığını sezdiği anda öngörülemez ataklarda bulunuyor. Benimki ne zaman aktif hale gelecek bilemiyorum. Bekliyorum hala. Başa dönüyoruz. Etrafta bu kadar çok hevesli kadın varken bir erkek “sosyal ihtiyaçları haricinde” neden evlenmeyi seçer. ( BUNU HALA YAPANLAR VAR.)

16 Eylül 2010 Perşembe

Ağlar örüldü, hiçlik bir başlangıçsa ta o zamandan...Değiştirilemez, altedilemez, ta ki bir ta'veren eli değene kadar..





W.O.T. ( Wheel of time). Türkçesiyle Zaman Çarkı..


Henüz okumayanlar için biraz bilgi vermek gerekirse; Zaman çarkı, “keşke hala okumasaydım, böylece maceraya yeni başlama fırsatım olurdu” dedirten cinsten. Bence türünün en iyilerinden. 12 ciltlik bir seri. Ancak her cilt, iki kitaptan oluşuyor. Son cildin üç kitap olduğunu da göz önüne alırsak toplamda 25 kitaplık dev bir eser çıkıyor ortaya. ( Oku oku bitmez, mis gibi.. )
" Dünyanın Gözü " isimli İlk ciltle macera başlıyor. Hikaye oldukça özgün, tabi fantastik bir dünya, büyü, savaşlar, kahramanlıklar, dostluklar hemen hemen her fantastik eserin olmazsa olmazı. Ancak bence serinin en güzel yanı, yüzüklerin efendisi üçlemesinden sonra patlak veren elfler, cüceler, orklar vs.. nin ekmeğinin yiyen pek çok fantastik serinin yanında Robert Jordan ın kendi karakterlerinin yaratmış olması. Kitabın ilk 200 sayfası Tolkien i andırsa da, Robert Jordan ın kendi deyimiyle Tolkien ustaya selam mahiyetinde. Hikaye ise tam bir şölen.. Güçlü Kadınlar yarattım diyor Jordan bir söyleşisinde.. Doğru, "Aes Sedai" adı verilen güçlü büyücü kadınlar serinin en can alıcı karakterleri. ( Kara Kule ye girmiyorum bile.. Okumayanlar meraklansın işte.. ) Film hakları satın alınmış olsa da, şu an sadece bekliyor. Bazı internet sitelerinde WOT oyuncuları diye yayınlamlanan haberler ise fake, boşuna sevinmeyin.. Hala bi gelişme yok.. Sanırım serinin yazarının seriyi tamamlayamadan ölmüş olmasının bunda büyük etkisi var. Malum Robert Hordan 12. cildi yazamadan öldü. Ancak ses kayıtları ve sayfalarca notlar sayesinde, son cildin ilk kitabı “Fırtına Toplanıyor” yayımlandı bile.  Robert Jordan aramızdan ayrılsa da, macera devam ediyor anlayacağınız, zira dünyada bu kadar fanatiği olan bir seriden vazgeçselerdi, yazık ederlerdi..
Romana dönersek; Okuduğum kitaplarda aradığım akıcı dil ve üslup, romanın tamamına hâkim. üstelik dâhiyane bir kurguyla hazırlanmış, Öyle ki, kurgudaki en ufak ayrıntı bile, bizi beklenmeyen bir sona taşıyan anahtar. İnternet sitelerinde” Son Savaş Teorisi” adı altında fanların oluşturduğu bir teori “kitapçığı! “ bile var. (spoiler içerdiğinden serinin 11 cildini de okuyanlar içindir. Bence son kitaplardan önce mutlaka okunmalı. Tamam! linki veriyorum hemen   http://zamancarki.bravehost.com/ ) . Benim okuduğum baskılarda pek çok basım hatası vardı, umarım sonraki baskılarda bunu aşarlar. Çünkü fantastik edebiyat konusunda bir klasik olacağından emin olduğum “ Zaman Çarkı Serisi “ bu özeni kesinlikle hak ediyor. Yeni başlayanlara " eğer şanslılarsa " Phoenix yayın evinden çıkan  " Dünyanın Gözü" kitabını bulup ,onu okumalarını tavsiye ediyorum. Kapak resmi ve kitabın arkasındaki karakterlerin betimlemeleri harika.  Son olarak,  benim için bir kült olan “Blind Guardian” rock grubu, son albümleri olan At the edge of time “ da The wheel of time serisinden esinlendikleri iki şarkı yazmışlar, ilki “Wheel of time” albümün son şarkısı, ikincisi de albümün 4. Şarkısı   “ride into obsession”. W.O.T fanlarına duyurulur. Benden şimdilik bu kadar. ..Gerisini Robert amca halleder...

15 Eylül 2010 Çarşamba

...


Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar
düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep uzaktan sevdik..

C. Bukowski

12 Eylül 2010 Pazar

"yalan ne kadar büyükse inananı da o kadar çok olur" Adolf Hitler.



Konuştuğum her evetçi "gözümüzün içine bakarak bu kadar yalan söyleyemezler" dedi. Görün gününüzü demek isterdim, ama o günleri ben de göreceğim ne yazık ki. Can sıkıcı olansa bir süre sonra unutacak bu balık hafızalı millet, her dönüm noktasını unuttuğu gibi. Yani onlar görmeyecek günü, yine biz göreceğiz. Yine biz çırpınacağız, yine biz siper olacağız yarınlarına. Onlar da bizi velvelecilikle, bölücülükle, vatan hainliğiyle ve hatta faşistlikle suçlayacaklar. ( hepsini aynı şahsa ithaf etmek biraz garip, evet, ama cehaletin makam sahibi yaptığı bir Türkiye de yaşıyoruz malesef) Zamanında zulme ve darbeye şakşakçılık yapanlar, şimdi utanmadan baş köşelerinden darbeyi yuhaladılar. Referandum ile yapılan sivil darbeyi de gün gelecek yuhalayacaklar, ağızlarından çıkanı anımsamayan bir millete yine önderlik yapacaklar. Yazıklar olsun..Hakkımı helal etmiyorum bu sefer.

Familya Cumhuriyeti blogger.


Münevver teyzemgiller..
            Bu  neyki şimdi. Bir kaç blog gezeyim, azıcık usul erkan öğreneyim dedim, zira tepede yeni sekmeler açma  tekniğini kıt ingilizcemle öğrenemedim.( Etiket bulutuyla idare ediverin bir süre.) Bloglarda ardarda gezerken gördüm ki, familyalar almış götürmüş sanal alemi. Mr. Smith ailesi, Mss. Black ailesi, Osmanoğulları ailesi gibi pek çok aileciim blogu türemiş. Bebem yemek yerken, bebem parkta çömelirken, bebemin yüzündeki mamalar, ailem ve mini vanım, Brad Pitt ve illaki ailem konulu ne çok blog var. Benim de var ailem.. Yok mu sandınız. Ama size ne ki? Noluyor da insanlar ailelerini teşhir etmeye ihtiyaç duyuyorlar. Akraba ziyaretleri falan yok mu oralarda, noellerde, paskalyalarda biraraya gelemiyorlar mı da yeğenlerini, kardeşlerini analarını, babalarını sanaldan takip ediyorlar/ettiriyorlar.
bu da benim bebem
 Bizde de var, bebem ve kanaviçem, binbir çeşit bakla tarifim ve bebem blogları... Olsun, bizim hanımlara meşgale olsun, güzel bişidir mutlaka, altın günleri de özümüz bizim dimi, özümüze sahip çıkalım... : ) Ama umarım bakladan familyaya geçiş yapmayız biz de, yoksa kapatıp gideceğim tükkanı ona göre...