28 Eylül 2010 Salı

April Smith "Terrible Things" son zamanlarda dinlediğim en eğlenceli şarkılardan. Şiddetle tavsiye ederim.. :)

22 Eylül 2010 Çarşamba

"Şeytan okuyabildiğimizden daha hızlı yazıyor." Engizisyon..


Facebookta dolaşan ilginç bir makale var. Doçent Doktor ismini vermeyeceğim sosyolog, Çanakkalede CHP belediye başkanı tarafından desteklenen ve yıllardır yapılan bir festivalle ilgili ilginç yorumlarda bulunmuş. Hektor'u anma festivali ile ilgili bilimsel! makalenin  başlığı ise “yeni bir pagan dini doğuyor.” Merak edenler makaleyi buradan okusunlar. http://www.haber7.com//haber/20100920/Canakkalede-Yukselen-Yeni-Pagan-Dini-Hektor-Ayini.php Nedir pagan dini. Paganizm içinde doğada olduğu düşünülen tüm eril ve dişi tinsel güçleri sevmeyi ve onlara tapınmayı da barındıran spiritüel bir yaşam biçimidir. Bakın ne ne kadar iddialı bir tanımlama, öyle ki ben bile sınırlarını çizerken çekindim. İşe bakın ki sevgili bilim adamımız Çanakkaledeki festivalde yapılan gösterilerde kullanılan dekorları ikonlar, oyunları da tapınma ayinleri olarak değerlendirip, katılım gösteren halkı da cemaat olarak nitelendirmiş. Üstelik Türkiye’de deniz kıyısında yaşayan halkın sekülerliğinden şikayetçi olmuş. (Sekülerizm:  "Bireysel katılımı önemli gören, dinin devletten ayrı ve özerk olmasını savunan öğreti.) Bu kıyı halkı laik olduğundan yeni bir pagan dini arayışındaymış. ..Bak senn ...Haberin aslı "Dördüncüsü bu yıl düzenlenen Uluslararası İntepe Etkinlikleri Hektor Koruluğu Ayini ve Festival Şenliği'nde, tüm zamanların en büyük savaşçılarından biri olarak kabul edilen Truvalı Hektor anıldı. Truva Savaşları kahramanı Hektor  için yaşadığı topraklarda ayin düzenlendi. Ayine İntepeliler de yoğun ilgi gösterdi. Senaryosunu Yusuf Ay'ın yazdığı, yönetmenliğini Buket Deniz ve Türker Alpugan'ın yaptığı Hektor  ayininde, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Tiyatro Topluluğu öğrencileri rol aldı. ....." internetten bulduğum haber budur. Zira sosyolog!un yazısını okuduğumda neden bahsettiğini pek anlayamadım. Bir pagan dininin doğuşuna şahit olduğunu anlatmış. Dünya üzerinde Yıldız savaşları festivalleri, Michael Jackson adına düzenlenen ve onun gibi giyinmiş binlercesinin katıldığı organizasyonlar ve daha sayabileceğim yüzlerce etkinlik var. Ne çok pagan dini varmış da haberimiz yokmuş. Hatta geçenlerde yüzünü mavi yeşile boyayıp trübünlerde bir bayrağa tapınan insanları izledim televizyonda. Sosyologlarımıza çok iş düşüyor.. İlyada ve Oddessa destanlarında yer alan karakterin bir pagan karakteri olduğunu söyleyen ( anlayamıyorum insanlar destanları okumadan nasıl sosyolog oluyorlar) ve bu karakterin Çanakkaleliler yarafından dini bir karaktere dönüşümünü ilginç bir sosyolojik bulguymuş gibi sunan doçent doktor sosyolog a akademik ünvanını nereden aldığını soruyorum. Ben de alayım bir iki tane...ve arkadaşlar aranızda Empusa yı pagan dinine uyarlayacak bir akıllı kişi varsa benimle irtibata geçsin zira bu ara kapanın elinde kalıyor.

19 Eylül 2010 Pazar

KABUK ADAM



Kitabın arka yüzünde “Kitabın yazarının dünyayı etkileyecek ilk 50 yazar içinde sayıldığını” okuduğumda tereddütsüz bir merakla aldım Kabuk adamı. Kitabı bir çırpıda okudum, ancak içime o kadar çok yük bıraktı ki, hazmedemediklerimi anlayabilmek için ve kitaptan daha fazla keyif alabilmek için dönüp dönüp tekrar okudum. İncecik bir kitap ama inanın binlerce sayfa gibi. Sonradan yazarı merak ettikçe öğrendim ki kitaptaki kadın kahraman bir biçimde o. Hayatının bir kesitini anlatmış sanki kitapta. Çok başarılı bir Türk fizikçinin( Aslı Erdoğan da başarılı bir bilimkadınıydı) Cern de çalışmaya başlaması ( Cern e kabul edilmişti) , fiziğin mutlak mantıklılığı, fizik adamlarının hırstan başka tüm duygularından arınmış kayıtsızları ve kahramanımızın ölüme saplantısını anlatıyor başta kitap. Tabi bir de aşk hikayesi var. Cern ekibiyle birlikte bir seminer için Karaiplere geliyor kahramanımız burada gruptan aykırı düşüyor, zira intihar denemesinden sonra pek çok şeye aykırı hissediyor kendisini, hayata bile. Karaiplerdeki yerli halkla kaynaşmaması gerektiği, hepsinin tehlikeli olduğu uyarısını bir kenara atıyor ve ilk etapta çirkinliğiyle dikkatini çeken ve deniz kabuğu satan “Kabuk adam Tony” ile yakınlaşıyor. Tony hem çirkin hem de bir katil. E bizimki de ölüme saplantılı bir sosyal çıkıntı olduğundan Tony hiç beklemediği, hatta başlangıçta büyük bir tereddürle karşıladığı ilgiyi görüyor ondan. Hatta Tony ye aşık oluyor kadın. Onun basitliğine, şeffaflığına, şevkatine..Ancak bir yandan kendisini öldürmesinden çekiniyor. Arzu ve ölüm korkusu içi içe geçtiğinde tuhaf bir biçimde bağlanıyor kabuk adama. Gerisini Aslı Erdoğan anlatsın...


“Size Kabuk Adam'ın öyküsünü anlatacağım, tropik bir adayı, cinayet ve işkencenin, şiddetin bataklığında filizlenen bir aşkı, içinde yetiştiği toprak kadar acı dolu bir aşkı anlatacağım. Çıldırtıcı gücünü sonuna dek yaşanmayan arzulardan, en gizli hayallerden alan bir tutkuyu, ölümle yaşamın sınırında kurulan mucizevi bir dostluğu ve bütün yıkımların nedeni olan korkuyu, insanın en temel özelliği olan korkusunu, alçaklığını, umutsuz yalnızlığını.. Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.”

18 Eylül 2010 Cumartesi

kadınların akıllarını kaçırdıkları an



Az önce Alias ın ilk bölümünü tekrar izliyordum. Danny nin Sydney e evlenme teklif ettiği sahneydi. Klasik diz çökme ve aşk ilanı sahnesi, evet, kucaklaşmalar vs. vs. O an bir kere daha düşündüm. İnsanları evlenmeye iten nasıl bir dürtüdür acaba diye. Yani bir insanla görüşüyorsun, birlikte vakit geçiriyorsun, eğlenceli şeyler yapıyorsun falan. Ama evlenmeye, yani tüm ömrünü birlikte geçirmeye karar vermek için daha fazlasını istemek nasıl bir duygu anlayamıyorum. Yerdiğimden değil yanlış anlamayın. Bence bu duyguyu yakalamak çok özel birşey olsa gerek. Hele erkek için.. Düşünün, günümüz hızlı tüketim dünyasında çorap değiştirir gibi sevgili değiştirilen bir zamanda, her şey erkeklerin ellerinin altında. Genç, güzel, aptal, zeki, sarışın, esmer, rocker, klasik bir sürü kız var ve hemen hepsi sonsuz sadakat yemini edecek erkek hayaline gözleri kapalı evet diyecekler. Bu hayali taklit eden bir erkek için elde edemeyeceği kız yok gibi. Taklit etmesine bile gerek yok, sadece takılmak istemesi bile kadınlar için bir meydan okuma. ( Kusura bakmayın kızlar, istisna yok denecek kadar az..) Daha önceki bir yazımda yakın kız arkadaşımın 7 ay boyunca bir adamla mesajlaştığını ve maceranın fos çıktığını yazmıştım. Kız arkadaşım pek de yabana atılacak biri değildir, zekidir, kültürlüdür, inanılmaz akıllıdır. Çoğu erkeğin gözünü korkutacak kadar hem de. Ama kendisine asla ( bunu dediğimi duymasın) aldığını sandığı sinyali vermeyen bu adama bağlanışını izledim yedi aylık süre zarfında. Tamam adam beş para etmezdi, bizimkinden hoşlandığına dair gönderdiği sinyaller işleri karıştırdı biraz ve adamın bunu itiraf edecek pipisi de yoktu. Geçiyoruz bu kısmı... Ama kendisinden hoşlanan bir adamla ciddi bir ilişki kurma hayaliyle adamın her türlü kahrını çekmek pek akıllıca bir davranış değil. İnsanlar birbirlerinden hoşlanır değil mi? Bu yüzden arkadaş olur, iyi dost olur ya da sevgili oluruz. Ancak bizden hoşlandığını düşündüğümüz bir arkadaş adayının yakasına yapışmayız. Arkadaşım, adam giderek mevzudan uzaklaştığında, kendisiyle birlikte olmayacağına dair çook güçlü sinyaller göndermeye başladığında, bu sinyalleri görmezden geldi, olayı bir ya kazan ya kazan savaşına döndürdü, yani mecazen yakasına yapıştı. İşte bu an, kadınların garip bir içdürtüyle akıllarını kaçırdıkları an. Bunun örneğini defalarca kez izledim. Erkekler kendilerinden kaçan kızlara saplantı duyduklarında, beyinleri hangi kimyasalı salgılıyorsa, kadınlar da onlara vaadedilen kutsal yemin için en ufak bir ışık gördüğünde aynı kimyasalı salgılamaya  başlıyor. O an ne mantık, ne eğitim, ne çevre, ne de karşındaki adamın kriterleri pek farketmiyor. Kadınların suçu da değil üstelik. Bence bu durum asırlar boyunca kadınların dna larına işlenmiş bir kod. Kadınlara uygulanan bir seri işlem sonucunda dna larına kadar yerleştirdiler onlara biçilen rolleri..Bir yuva kurma, erkeğine, gözünü yuvadan dışarı çevirmesini engelleyecek her türlü özenle yaklaşma ( sıklıkla geri tepen bir taktik bu arada ), çevredeki bekar kadınlarla mücadelede güçlü taraf olması için sürekli kendini update etme, birer süper eş, süper anne, süper iş kadınına dönüşme süreci, işin içine kadınların rekabetçi yanları da eklendiğinde kontrolden çıktı bir süre sonra. Çekirdeğinde erkeğin olduğu ve onu yüceltecek süper bir kadın olduğu ütopik dünya ideasından günümüze geldik. Çekirdek ve mutlu aile düşüncesinden o kadar büyük bir hızla uzaklaşıyoruz ki. Çünkü evlilik kadınlar için bir matematiğe ( İdeal doğurganlık yaşının 30-35 arası olduğu gözetildiğinde, aman tanrım bir dakika daha boşa geçti diye bağırıyor biyolojik saat.) erkekler için sosyal bir rahatlamaya dönüştü. Çocuk, düzenli hayat vs.
Kadın bu döngüyü başlatan yuva kurma dürtüsüyle yaşamının en az bir anında aklını kaçırdı. Sadece kariyerine odaklı ve başarılı pek çok kadının hayatını bir erkek yüzünden tepetaklak ettiğini gördük. Kodun ne zaman aktif olacağı kestirilemiyor doğrusu : ) Kod demeyelim isterseniz, kestirip atalım ve adına kadın doğası ya da fıtrat diyelim. Ama ne dersek diyelim kadınlar vadedilen kutsal yemine yaklaştığını sezdiği anda öngörülemez ataklarda bulunuyor. Benimki ne zaman aktif hale gelecek bilemiyorum. Bekliyorum hala. Başa dönüyoruz. Etrafta bu kadar çok hevesli kadın varken bir erkek “sosyal ihtiyaçları haricinde” neden evlenmeyi seçer. ( BUNU HALA YAPANLAR VAR.)

16 Eylül 2010 Perşembe

Ağlar örüldü, hiçlik bir başlangıçsa ta o zamandan...Değiştirilemez, altedilemez, ta ki bir ta'veren eli değene kadar..





W.O.T. ( Wheel of time). Türkçesiyle Zaman Çarkı..


Henüz okumayanlar için biraz bilgi vermek gerekirse; Zaman çarkı, “keşke hala okumasaydım, böylece maceraya yeni başlama fırsatım olurdu” dedirten cinsten. Bence türünün en iyilerinden. 12 ciltlik bir seri. Ancak her cilt, iki kitaptan oluşuyor. Son cildin üç kitap olduğunu da göz önüne alırsak toplamda 25 kitaplık dev bir eser çıkıyor ortaya. ( Oku oku bitmez, mis gibi.. )
" Dünyanın Gözü " isimli İlk ciltle macera başlıyor. Hikaye oldukça özgün, tabi fantastik bir dünya, büyü, savaşlar, kahramanlıklar, dostluklar hemen hemen her fantastik eserin olmazsa olmazı. Ancak bence serinin en güzel yanı, yüzüklerin efendisi üçlemesinden sonra patlak veren elfler, cüceler, orklar vs.. nin ekmeğinin yiyen pek çok fantastik serinin yanında Robert Jordan ın kendi karakterlerinin yaratmış olması. Kitabın ilk 200 sayfası Tolkien i andırsa da, Robert Jordan ın kendi deyimiyle Tolkien ustaya selam mahiyetinde. Hikaye ise tam bir şölen.. Güçlü Kadınlar yarattım diyor Jordan bir söyleşisinde.. Doğru, "Aes Sedai" adı verilen güçlü büyücü kadınlar serinin en can alıcı karakterleri. ( Kara Kule ye girmiyorum bile.. Okumayanlar meraklansın işte.. ) Film hakları satın alınmış olsa da, şu an sadece bekliyor. Bazı internet sitelerinde WOT oyuncuları diye yayınlamlanan haberler ise fake, boşuna sevinmeyin.. Hala bi gelişme yok.. Sanırım serinin yazarının seriyi tamamlayamadan ölmüş olmasının bunda büyük etkisi var. Malum Robert Hordan 12. cildi yazamadan öldü. Ancak ses kayıtları ve sayfalarca notlar sayesinde, son cildin ilk kitabı “Fırtına Toplanıyor” yayımlandı bile.  Robert Jordan aramızdan ayrılsa da, macera devam ediyor anlayacağınız, zira dünyada bu kadar fanatiği olan bir seriden vazgeçselerdi, yazık ederlerdi..
Romana dönersek; Okuduğum kitaplarda aradığım akıcı dil ve üslup, romanın tamamına hâkim. üstelik dâhiyane bir kurguyla hazırlanmış, Öyle ki, kurgudaki en ufak ayrıntı bile, bizi beklenmeyen bir sona taşıyan anahtar. İnternet sitelerinde” Son Savaş Teorisi” adı altında fanların oluşturduğu bir teori “kitapçığı! “ bile var. (spoiler içerdiğinden serinin 11 cildini de okuyanlar içindir. Bence son kitaplardan önce mutlaka okunmalı. Tamam! linki veriyorum hemen   http://zamancarki.bravehost.com/ ) . Benim okuduğum baskılarda pek çok basım hatası vardı, umarım sonraki baskılarda bunu aşarlar. Çünkü fantastik edebiyat konusunda bir klasik olacağından emin olduğum “ Zaman Çarkı Serisi “ bu özeni kesinlikle hak ediyor. Yeni başlayanlara " eğer şanslılarsa " Phoenix yayın evinden çıkan  " Dünyanın Gözü" kitabını bulup ,onu okumalarını tavsiye ediyorum. Kapak resmi ve kitabın arkasındaki karakterlerin betimlemeleri harika.  Son olarak,  benim için bir kült olan “Blind Guardian” rock grubu, son albümleri olan At the edge of time “ da The wheel of time serisinden esinlendikleri iki şarkı yazmışlar, ilki “Wheel of time” albümün son şarkısı, ikincisi de albümün 4. Şarkısı   “ride into obsession”. W.O.T fanlarına duyurulur. Benden şimdilik bu kadar. ..Gerisini Robert amca halleder...

15 Eylül 2010 Çarşamba

...


Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar.
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar.
Ve sırf dardı diye kafalar
düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep uzaktan sevdik..

C. Bukowski

12 Eylül 2010 Pazar

"yalan ne kadar büyükse inananı da o kadar çok olur" Adolf Hitler.



Konuştuğum her evetçi "gözümüzün içine bakarak bu kadar yalan söyleyemezler" dedi. Görün gününüzü demek isterdim, ama o günleri ben de göreceğim ne yazık ki. Can sıkıcı olansa bir süre sonra unutacak bu balık hafızalı millet, her dönüm noktasını unuttuğu gibi. Yani onlar görmeyecek günü, yine biz göreceğiz. Yine biz çırpınacağız, yine biz siper olacağız yarınlarına. Onlar da bizi velvelecilikle, bölücülükle, vatan hainliğiyle ve hatta faşistlikle suçlayacaklar. ( hepsini aynı şahsa ithaf etmek biraz garip, evet, ama cehaletin makam sahibi yaptığı bir Türkiye de yaşıyoruz malesef) Zamanında zulme ve darbeye şakşakçılık yapanlar, şimdi utanmadan baş köşelerinden darbeyi yuhaladılar. Referandum ile yapılan sivil darbeyi de gün gelecek yuhalayacaklar, ağızlarından çıkanı anımsamayan bir millete yine önderlik yapacaklar. Yazıklar olsun..Hakkımı helal etmiyorum bu sefer.

Familya Cumhuriyeti blogger.


Münevver teyzemgiller..
            Bu  neyki şimdi. Bir kaç blog gezeyim, azıcık usul erkan öğreneyim dedim, zira tepede yeni sekmeler açma  tekniğini kıt ingilizcemle öğrenemedim.( Etiket bulutuyla idare ediverin bir süre.) Bloglarda ardarda gezerken gördüm ki, familyalar almış götürmüş sanal alemi. Mr. Smith ailesi, Mss. Black ailesi, Osmanoğulları ailesi gibi pek çok aileciim blogu türemiş. Bebem yemek yerken, bebem parkta çömelirken, bebemin yüzündeki mamalar, ailem ve mini vanım, Brad Pitt ve illaki ailem konulu ne çok blog var. Benim de var ailem.. Yok mu sandınız. Ama size ne ki? Noluyor da insanlar ailelerini teşhir etmeye ihtiyaç duyuyorlar. Akraba ziyaretleri falan yok mu oralarda, noellerde, paskalyalarda biraraya gelemiyorlar mı da yeğenlerini, kardeşlerini analarını, babalarını sanaldan takip ediyorlar/ettiriyorlar.
bu da benim bebem
 Bizde de var, bebem ve kanaviçem, binbir çeşit bakla tarifim ve bebem blogları... Olsun, bizim hanımlara meşgale olsun, güzel bişidir mutlaka, altın günleri de özümüz bizim dimi, özümüze sahip çıkalım... : ) Ama umarım bakladan familyaya geçiş yapmayız biz de, yoksa kapatıp gideceğim tükkanı ona göre...

Clive BARKER



Kendini kanıtlamış sürrealist yazar, epik fantezinin kralı, pc oyun yazarı, senarist, yönetmen, yapımcı ve ressam. Bu üretken adam hepinizle tanışması için can attığım Clive Barker. Resimlerini merak edenler http://www.clivebarker.com/html/visions/gallery/index.htm sitesini inceleyebilir. Pc oyunu da yazmıştır kendisi. En ünlüsü Undying dir. Oynayanlar bilir, acaip korkutucu bir oyundur. Hatta bir söylentiye göre Clive Barker ın kendisi bile oyunun ilk denemelerinde tırsmıştır. 2007 yılında piyasaya sürülen Jericho oyunu vardır. Henüz denemedim, ama ilk fırsatta. : ) Stephen King in deyişine göre korku edebiyatının geleceği Clive Barkerdır. Ancak ikisinin tarzı arasında oldukça fark vardır. Stephen King, duygularımızla ustaca oynayabilen, korkuyu kapı aralıklarında, yatak altlarında, çatı katlarında veya karanlık sokaklarda bırakmayıp, saklanması imkansız olana, bilinçaltımıza taşıyabilen harika bir yazardır. Clive Barker ise rahatsız edicidir. Cinselliği kullanış biçimi, okurken bile tiksindiğimiz yaratıkları tasvir edişi gerçekten rahatsız edicidir. Dışladığımız, görmezden geldiğimiz tüm sürreal ve gerçek kötü karakterlerin gözünden, dünyaya bakmamızı sağladığı için  de eserleri diğerlerinden farklıdır.  Ancak işlediği konular o kadar özgündür ki, korku edebiyatı sevenler için dipsiz bir derya gibidir. Edgar Allan Poe nun muhteşem hikayesi olan Morgue sokağı cinayetlerini bile sıkılmadan okunacak bir güncellemeyle yeniden yazmıştır ki hikayesinin dili, Clive Barker dan ziyade Poe ya gönderme yapar. “Kötüyü yazarken iyiyle kötü arasındaki uçurumu yıkmaya çalışıyorum, insanlar iyi olmanın o kadar da kötü olmadığını anlasınlar istiyorum” demiştir. Ancak ben okuyucusu olarak tam tersini hissettim açıkçası, kötülüğün ahmak ıslatan yağmurlarına benzediğini, sen farketmeden seni ele geçirivereceğini ve olanı farkettiğinde ise ruhunun çoktan kötülükle sırılsıklam olduğunu... Kan kitapları serisiyle başlangıç yaptığım Clive Barker ın bu üçlemesi,  kısa hikayelerdir. Ancak bu kısa hikayeleri okuyup bitirdiğinizde bir süre sonra içinizde soluk alıp verdiklerini hissedersiniz. Koltuğunuzda televizyonda gezinirken, yatakta günün muhasebesini yaparken, mutfakta bulaşık yıkarken işitirsiniz soluk alıp verişlerini. Okunduktan sonra içinize taşınır, orada yaşar ve büyürler, hayal gücünüzü tetiklerler. Güzel bir histir : ) Kan titapları üçlemesine devam olarak “The Inhuman Condition”, “In The Flesh” ve Cabal kitapları yayımlanmıştır. “The Hell Bound Heart” adlı kısa romanının uyarlaması olan Hellraiser filmi, aslında Clive barker ile ilk tanışmam olsa da kişileri bağdaştırmam çok sonraları olmuştur. Küçüktüm ki o zamanlar ben.. Pinhead adlı ceset renginde ve yüzünden iğneler çıkan doğaüstü yaratık ve cemaati yardakçılarının anlatıldığı bu filmde, insanların kötülük tarafından cezbedilişi anlatılır. Filmi izlediğinizde alışılagelmiş korku filmlerinden olmadığını anlarsınız. İmgeler ve filmin atmosferi çok rahatsız edici bir gerçeküstülüğe sahiptir. Kapı arkasından çıkıp sizi yerinizden zıplatan karakterler yoktur, bunun yerine kötülüğün ( şeytanın) kendisiyle yüzyüze gelirsiniz ve savunmasızlık hissi sizi iliklerinize kadar rahatsız eder. Eğer korku edebiyatına yeni yeni ısınmaya başladıysanız filmlerinden şimdilik uzak durun derim, çünkü bodoslama dalınacak bir tarzı yoktur, ilk etapta itici gelebilir ki yazık olur yazara da size de.. Ama müdavimseniz ve deneysel bir yolculuğa çıkmak istiyorsanız kendinizi Clive Barker ustanın ellerine bırakın derim, çok uçuk bir yolculuğa çıkacaksınız emin olun.

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yeni bir bölüm: Kitaplık



Kış geldi gelecek. Yaz her zaman kelebek mevsimidir benim için. Kış ise miskine şahane düş vahaları sunar. Kitap okuma isteğinin dayanılmaz olduğu bir mevsimdir kış. Elde olan, olmayan tüm para, kitapevlerinin güleryüzlü satıcılarının eline sayılır ve yeni alışveriş poşetinde eve taşınır canım kitaplar. Param olduğu dönemlerde haftada iki kitabı rahatlıkla okuyabilirim. Asosyelliğin tavan yaptığı, ama düşler ülkesinin kapılarının ardına kadar açıldığı bu dönemlerde, miskin tüm sosyal davetlerden korur kelebeği. Arada arkadaşlarla birkaç kaheh içilmesine müsaade eder, zira böyle sohbetlerde miskinin yaratıcılığını ateşleyen, yeni karakterler analiz etmesini sağlayan davetkar bir yan da vardır. Beslenir miskin, doyduktan sonra kapanır evine, şiirler yazar,hikayeler kurgular, yıllardır bitiremediği( 100. Sayfaya dahi ulaşamadığı) romanına yeni karakterler ekler. Romanda bu kadar karakteri ne yapacağını bilemeden dolanır durur sayfalarında, o sırada aklına yeni bir karakter gelir, başlar onun hikayesini de yazmaya. Kendince cenettedir miskin, kelebeği gömer şarabın puslu dehlizlerine.
               Malum kış geliyor. Miskine yazması için yeni alanlar bulmak lazım. Dilerseniz okuduklarını paylaşsın sizlerle. Yeni bir köşe açıyorum( hala nasıl yapacağımı öğrenemedim gerçi ).Her hafta yeni bir kitabın tanıtıldığı bir köşe olsun istiyorum. İşi miskinin hünerli ellerine bırakıyorum. Fakat uyarmalıyım, belli bir tarza tutunmaz miskin, her şeyi okur, ama saplantılı olduğu tek bir şey vardır, korku romanları. Bu yüzden eğer korku edebiyatı severseniz inanılmaz keyifli zaman geçirebilirsiniz, takipte kalın..

kukumav kuşu


Kendisi puhu olarak da bilinir,baykuş cinsidir. Beyaz kaşlıdır.. Dalda öyle dikilip atraksiyonsuz bir hayat yaşadığı düşünüldüğünden boş işler kuşudur kukumav kuşu. Oysa ben bayılırım kendisine, hayvanlar alemi çizgi filmlerinde, bilge rolü ona düşer hep, sessiz sakin olayların gözlemcisidir. Kendisi bir minder düş sanatları ustasıdır haddimce. Ustamdır,büyüktür, severim kukumav kuşunu :)

7 Eylül 2010 Salı

“Sayıklamaktan yorulduysan yatış yönünü değiştir, aynı şeyleri sayıklamaktan yorulduysan insanlarını...”



Yoruldum ki. Sürekli aynı şeyleri söyleyen kendimden bile sıkıldım, başkaları da sıkılmıştır eminim. Memleket meseleleriyle ilgili, çay bahçesinde, ofislerde, alışverişte aynı şeyleri söylemekten sıkıldım. Hep aynı aymazlığı göre göre, fikir sahibi olmaktan sıkıldım. Ama son nokta bir yakınımın yorumuydu. Referandum konusunda konuştuk yaklaşık bir saat, fikirlerimi söyledim, yasal açıklamalar yaptım, gazetelerden demeçlerden  alıntılar yaptım, ne dese beğenirsiniz. O zaman bekleyelim ve görelim neler olacak” Hiiiiiiaaaaaaa. ( uçmadım tabi kendisine, ama beynimden efekti geçti.) Akabinde aklıma bir fıkra geldi. Anlatayım. Zamanın birinde bir türk bir arap kadınla evleniyor. Kadın pek bir genç, pek bir güzel, hem de namazında niyazında, naif.. Ama adamın kadını alma sebebi çok saf bir kadın olması, aklından zerre şer geçmiyor. Adamın ilk karısı aldatmış bizimkisini, bu sebeple ağzı yanmış adamın. Yeni kadını bırakıyor evde, gönül rahatlığıyla gidiyor işine. Bir akşam geliyor eve yemeği hazır hanımı bekliyor kapıda, dünya bu beh diyor adam. Oturuyorlar sofraya. Soruyor kadına neler yaptın bugün diye, amaan hep aynı şeyler diye cevap veriyor kadın. Sokağa şıktım senden sonra, alışveriş yaptım mutfak için, azıjık gönlüm sıkıldı gezeyim dedim, gezerken gezerken bir adam takıldı peşime.. O zamana kadar sessiz sakin dinleyen adamın ilgisini çeker konuşma. Aa der, “bak terbiyesize.. e sonra”. Du bakali noljak dedim devam ettim yürümeye, ben gittim o gitti, ben koştum o koştu.. Bir sinemanın önüne geldim sonra, du bakali noljak dedim, aldım bir bilet ,  a kojam! o da almasın mı? Geştim oturdum o da oturdu, bitti film, ben şıktım, o şıktı, eve doğru yürüdüm herif de peşimde. Bizimki bu arada kızardıkça kızarır da belli edemez... Evin kapısına geldim adam da peşimden şıktı merdivenleri, du bakali noljak dedim girdim işeri, o da girdi. EEE der adam noldu. Amaan hiş bişey olmadi, senin her geje yaptığını yaptı gitti. Pilav koyayım mı ? "Du bakali noljak "deyip bekleyen seçmenlere duyurulur, namus gittikten sonra oturur pilavınızı yersiniz afiyetle..

6 Eylül 2010 Pazartesi

üniversite aşkları..


Benim de vardı. Yani üniversitede, 5 yıl süren, bana aynı anda hem cenneti hem cehennemi yaşatabilen bir okul aşkım vardı. Neler oldu 5 yılın ardından. Birçoğu gibi bitti. Nişanlanmıştık bile, mutlu sona!!  beş altı ay kala, liseden beri "evlilik bana göre değil" söylemlerimi hiçe saymamı sağlayan bu ilişki, başladığı gibi sona erdi. Ya ayrılmalıyız ya evlenmeliyiz polemiğine dönüşmüştü açıkçası. Öyle değil midir hep zaten, birlikte iyisinizdir, pek bir sorununuz da yoktur, ta ki ilişkiniz kabak tadı vermeye başlayana kadar.. Bu noktadan sonra, yazık olmasın emeklerime evleneyim bari, ya da yeter artık böyle ömür geçmez ayrılmalıyız artık arasında kalıverirsiniz. Ben evet derken ne düşünüyordum bilmiyorum. Zira o an hayır demek istiyordum..Neyse, olan oldu, biten bitti zaten. Amacım bitmiş ilişkimin muhasebesini yapmak değil. Demek istediğim şey başka. Geçenlerde bir arkadaşım, üniversite yıllarında bir sevgilisi olmadığından ve ne çok kaçırmış olduğundan hayıflanıyordu. "Bir tarafı eksik kaldı o yıllarımın" dedi bana. Doğrudur, ancak başkasının her fazlası sizin için eksik değildir. Şöyle düşünün, varsayın ki çok iyi bir ilişkiniz vardı o zamanlar, her yere birlikte gider, her şeyi birlikte yapardınız, diğer kızlar vakit geçirmek için çeşitli kurslara giderken sizin dolduracak şahane vakitleriniz vardı. Diğerleri yaz tatillerinde görüşmedikleri arkadaşlarıyla biraraya gelip arayı kapatma telaşındayken, siz elinizde telefon köşe bucak kaçıyordunuz herkesten. Telaşınız sevgilize duyduğunuz özlemi dindirmekti. Paranızı ona hediyeler almak için kullanırken, diğer bazıları yurt dışına gidebilmek için para biriktiriyordu. Okul yılları bitip geriye baktığınızda onlarda pek çok güzel anı, dostluk  ve deneyim vardı, sizdeyse biten bir ilişkinin görmek istemediğiniz anıları. Ben o yıllarıma baktığımda,  hiç bir zaman sevgilimi arkadaşlarıma tercih etmediğim için seviniyorum. Böylelikle dengeleyebiliyorum bazı şeyleri.. Ancak sevgilim olmasaydı şu an nerede olurdum merak etmeden de yapamıyorum. Kazancı yok muydu uzun soluklu bir ilişkinin, var tabi mesela kız arkadaşlarıma süper ilişki tavsiyesi veriyorum :) Bütün ilişkilerimizi ya bir gün biterse diye yaşayamayız tabi ki, ancak arada bir durup düşünmek lazım. Bir sevgili zaman kaybı olmamalı hiç bir zaman, onlar hayatımızı renklendiren insanlar olmalı..Bir erkekten ayrıldığınıza onunla geçirdiğiniz zaman tam bir vakit kaybı gibi görünüyorsa gözünüze, durun ve ciddi ciddi düşünün, yaşadığınız gerçek bir ilişki miydi diye. Çünkü bir insanın sevgilisiyle geçirdiği güzel zaman asla bir vakit kaybı olamaz. Olmamalı, tabi o anda yapmanız gereken diğer şeyleri göz ardı edip sadece o adama bağlanmadıysanız. Hayatı, merkezine kendinizi oturtarak yaşamalısınız. O zaman vakit kaybı ilişkiler yaşamazsınız, hem belki o zaman  bir de bakmışsınız, bir başkasının hayatının merkezine de oturmuşsunuz. Herşey çekim derim, odağını iyi ayarlayabilen bir kadın kadar çekicisi yoktur hiç bir zaman.

5 Eylül 2010 Pazar

"duygusuz değilim, uygunsuz olabilirim zaman zaman..."



Kızıyorum! Ne istediğini bilmeyen kızlara alıştık da, erkeklere neler oluyor bu günlerde.. Adamın biri, kız arkadaşıma mesajlar atıyor 7 aydır, sadece mesaj değil mmslerle  sıçsa bile resmini çekip gönderiyor. Bizimki de azıcık vurgun buna,  her bip sesinde zıplıyor. Buluşalım diyor, yok ben korkarım kaçarım diyor adam. Ama mailin, sms in ardı arkası kesilmiyor. Ne dediysem kar etmedi. Bak bu adamda iş yok, ademoğlu dediğin istese çeker alır kızı, bu seni istemiyor dedim  “ sinyal çakıyor bana dedi” olmadı..Yalnızdır, yalnızlığından sarmıştır sana dedim, “bok gibi arkadaşı var, sürüsüyle kız var çevresinde”  diye kükredi kız bana, yine olmadı.. Al karşına konuş o zaman! yettin gayri dedim en sonunda. Zoraki buluştu, bir kaç tekila içirdi konuştu, ne tamam dedi, ne yok dedi adam. Aradan geçti yine bir ay, mesajlar mailler.. En sonunda bizimki psikopata bağlayınca, ağzıdnan incileri döküldü adamın, neymiş “başka kızdaymış aklı uzuun zamandır, bizimkine haksızlık etmek istemiyormuş. “ Hay ben senin gibi pipisizin. Kızıyorum işte. Haksız mıyım?